Kent gezileri

yaşam 12 Kas 2011
0 YORUM
0 BEĞENİ

Kent gezilerini daha çok sever oldum. Buna ilerleyen yaşımla birlikte düşüşe geçen enerjim mi neden oldu bilmiyorum. Yakın bir geçmişe kadar ormanlarda, ıssız koylarda, yaylalarda kendimle baş başa kalmaya can atardım. Hatta kısa süreli kayboluşlar çok hoşuma giderdi. Kimseye haber vermeden, kimseden haber almadan geçen birkaç günün keyfini çıkarmak için her türlü fırsatı değerlendirirdim.

Artık öyle olmadığımı fark ettim. Kendimi evcilleşmiş bir kurt gibi hissetmenin ezikliğini yaşıyorum. Kent gezginliğini tercih ettiğimi ayan beyan söylemeye çekiniyorum. Aslında düşününce, kentlere olan sevgimin birden bire depreşmediğini görüyorum. Kent sokaklarındaki maceraların, doğadaki maceralardan daha ürkütücü, daha vahşi olduğunu biliyorum. Yabancısı olduğum kentlerin arka sokaklarında kendimi, heyecanlı maceralar peşinde koşarken yakaladığım çok olmuştur.

Aslında kentlerin yalnızlığını seviyorum… Yaz aylarının pazar günleri kentler yalnız kalırlar. Caddeler, sokaklar boşalır, kepenkler iner, kapılar kilitlenir, hafta arasının gürültüsü kalabalıklarla birlikte çekip gider. İşte bu ıssız sokaklarda dolaşmaya bayılırım. Müşterisi olmayan kahvelerde oturur, garsonları izinli lokantalarda bayat yemekler yerim.

Koskoca kentte tek başıma ve her şeye yabancı olmak, hüzün yerine haz veren duygularla sarar beni. Bir kenara çekilip diğer yalnızları seyrederim; Köpeğini gezdiren yaşlı kadın, nereye gittiğini bilmeyen bir garip, sandviçini kuşlarla paylaşan bir başka yalnız… Onları seyredip, öyküler uydururum.

Kentlere düştüğümden beri, kentleri anlatan yazarlara da düşkünlüğüm arttı. Örneğin Nedim Gürsel’in, görmediğim kentleri ve o kentlerde yaşanan aşkları anlatan kitaplarını daha sıkı okur oldum. Osmanlı  ve cumhuriyet dönemi seyyahlarının kent anıları, önemli kaynak kitaplarımın arasında başköşeye yerleşti. Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet İhsan’ın kent anılarını okumanın keyfine doyamaz oldum. Küba asıllı Guillermo Cabrera İnfante’nin kent yazılarında da, altını çizmediğim satır bırakmadım. Bazı kentleri, özellikle Londra’yı onun alaycı üslubuyla dolaştım. Kent hakkındaki sorularımın yanıtını da İnfante’nin “Kentlere Övgü” adlı bir giriş yazısında buldum:

“İnsanoğlu kenti icat etmemiş, daha çok kent, insanı, insana özgü gelenekleri ve alışkanlıkları yaratmıştır. Şehirlilik sözcüğü (urbanidad), Latince urbs sözcüğünden gelir. Bildiğimiz anlamıyla kent, büyük olasılıkla İsa’dan önce altıncı ve birinci bin yıllar arasında Asya kıtasında ortaya çıkmıştır. Ancak şehir fikri, Yunanistan’da şehir-devlet ya da polis ile doruğa ulaşır. İşte bu yüzden Aristoteles bunu “soylu bir amaç için ortak bir yaşam” olarak tarif eder… Ancak kent, onu kuran insanoğlu tarafından defalarca yerle bir edildi. Söylenceye göre, Neron Roma’yı yaktı. Ama Roma yeniden inşa edildi ve günümüze kadar yaşadı. Tarihte ibret olan tek kent. Roma’nın geçmişi, yıkıntılar arasında yaşamını sürdürür. Kuşkusuz ölümsüz kenttir Roma. Berlin ve Havana gibi kentler, savaşlar veya yöneticilerinin uyuşukluğu sonucunda yıkılmıştır. Gerçekten de Havana bugün yıkık bir kent görünümündedir. Berlin örneğindeki gibi havadan değil, içten gelen bir yıkımdır bu. Ama Berlin, yangından sonraki eski Roma’da olduğu gibi yeniden inşa edilmiştir. Havana ise harabeler arasında tuhaf bir güzelliğin bekçiliğini yapar…”

Yalnız kentlerde yapılan yolculuklar düşüncelere gebedir. Bazen gördüklerimle aklımdan geçenlerin çakışmasına şaşar kalırım. Bazen de kentin boş sokaklarındaki sessizlikte, melankolik bir şarkının ritmini yakalarım. Boş restoranlarda, kimsesiz otel lobilerinde, ıssız arka sokaklarda, karanlık barlarda, yani yalnızlık veren her yerde yalnızlığımın dindiğinin farkına varırım.

Artık kent gezmelerini daha çok seviyorum. Dağlar için nefesim mi tükendi acaba?..


yaşam
  • SON EKLENENLER