Ege ve Akdeniz’in birleştiği yerde baharla buluşmak isteyenler, rotalarını iki kardeş yarımadaya çeviriyor. Reşadiye ve Bozburun Yarımadaları’nda kekik kokuları, deniz fenerleri, kuytu kumsallar sizleri bekliyor.

Birkaç yıl öncesine kadar Marmaris’ten Datça’ya giden yol, sürücülerin korkulu rüyalarından biriydi. Hele Datça’dan antik Knidos kentine giden toprak yol… Yolun bozuk zemini ve virajlı oluşu çoğu kişinin başını döndürüyordu. Ancak yapılan asfalt ve genişletme çalışmaları, Datça ya da diğer adıyla Reşadiye Yarımadası’nın ucundaki fenere kadar herkesin rahatlıkla ulaşmasını sağladı. Yine de yarımadanın ıssız koylarına giden dar ve engelli toprak yollar özellikle dört tekerlekten çekişli araçlar için ideal parkurlar yaratıyor. Bazı koylara ise yalnızca tekne ile ulaşma şansınız var. Bütün bunlar ve birçok yerinin sit alanı oluşu, komşusu Marmaris ve karşı yakadaki Bodrum’un akibetine uğramasını engellemiş Datça’nın. Şair Can Yücel, Datça’yı ‘Anadolu’nun uzak zürafası’ olarak tanımlamıştı. Gerçekten de 70 km uzunluğundaki yarımadanın haritasına bakarsanız, şairin ne denli haklı olduğunu görürsünüz. Bu ‘uzak zürafa’nın kendini Anadolu’ya ‘yakın’ ettiği yer, Balıkaşıran mevkisidir. Hani ‘ha koptu kopacakmış’ da, Datça’yı ‘ada yapacakmış’ gibi durur Balıkaşıran! Öyle ki, burada Akdeniz’le Ege Denizi arasında yalnızca 800 metre uzaklık vardır ve Balıkaşıran söylencelerde ve halkın şakalarında da kendine yer bulur.

Tarihçi Herodot’a göre, Pers ordusunun yaklaştığını haber alan halk, Balıkaşıran’da kazmalarla küreklerle toplanmış; balyozlarla kayaları parçalamaya, küreklerle toprağı atmaya başlamış. Düşünmüşler ki yarımadayı adaya çevirirlerse, yurtları daha kolay korunur. Onlar vurdukça balyozları, keskileri, fırlayan taş parçaları yüzlerini yaralamış, gözlerini kör etmiş. Bunun üzerine bırakmışlar işi, “Böyle bir şey gerekseydi zaten Zeus bunu önceden yapardı!” diyerek.

Sonraki yıllarda Datçalı balıkçılar, balık akınına göre kayıklarını denizden denize götürüyorlarmış. Hem de teknelerin altına girip sırtlarında taşıyarak. Gerçeküstü bir hikâye, bir Fellini filmi sahnesi gibi. Bu yüzden Balıkaşıran’a, ‘Kayıkaşıran’ da deniyor. Datçalılar için burası bir sınır. Datça’ya gelenlere takılmak için, “Balıkaşıran’ı geçip Datça’ya gelende akıl ne gezer!” diyorlar. Hatta balıkların uçarak bir denizden diğerine geçtiğini anlatıyorlar. Onlar bunu diyedursunlar, son yıllarda ‘akıllı ve deli’ tüm gezginlerin uğrak yeri olmaya başladı Datça. Reşadiye Yarımadası; komşusu Bozburun ile birlikte doğa tutkunlarına ve bozulmamış coğrafyalar arayanlara davetiye çıkarıyor.

Genellikle şubat ayında açmaya başlayan badem ağacı çiçekleri, çağrının ilk davetiyesi gibi. Sonrasında açan kıpkırmızı gelincikler. Adı Latince’de ‘sağlık’ anlamına gelen adaçayları… Çiçekleri küçük çam kozalaklarını andıran karabaş otları… ‘Latin çiçeği’ de denilen kapari… Sarışın katırtırnakları, kumsalları mora boyayan kıyı karanfilleri ve dağları kokutan kekikler… Öyle zengin ki Datça florası, tepelerde ellerinde Bitkiler Ansiklopedisi’yle dolaşan meraklılar görürseniz şaşırmayın. Ağaçlar, otlar ve çiçekler Datçalıların dünyasına öyle girmiş ki her yerde birlikteler. Göreceksiniz ki kimi eşeğine yüklemiş sapı samanı, kimi avlusundaki onlarca saksıda çiçek yetiştirmiş. Çay derseniz, çaydanlığa su koyun, bakın Datçalıların otları hazır: Harpız, adaçayı, garağan, sepsuyu, ısırgan, elmascık. Datça’da kol böreğine bile ot konuyor, gerisini siz düşünün.

Datça’ya yalnızca denizi için gelenler bile, Eski Datça’ya uğramadan edemez. Burası bugünkü Datça’nın geçmişteki kalbiydi. Şimdi ise neredeyse bir dış mahallesi. Ama tek ya da iki katlı taş evlerle; begonvillerle, sarmaşıklarla, kabakçiçekleriyle dolu bahçelerle; arnavut kaldırımlarıyla, kapı önlerindeki saksıları ve uyuklayan kedileri ile hâlâ insan sıcaklığını yaşatıyor. Belki de bu yüzden, Can Yücel Sokağı’nın tabelası önünde şiir okuyan ya da resim çektiren gençlere her zaman rastlıyorsunuz. Muhtar Orhan’ın Kahvesi ise mahallenin ortak yaşam alanı, Datça’da kuş uçsa haberi oradan alınıyor.

Datça’nın sosyal yaşam merkezi ise Yat Limanı’nın çevresi. Gece hayatı, alışveriş, lokantalar hep burada. Denize bakan amfiteatr’da konser, sinema şenliği ve gösteriler yapılıyor yaz günlerinde. Ama söylemek gerek ki Datça, çılgın eğlenceler peşinde olanları mutlu etmek peşinde değil. Binlerce yıllık kültür birikiminin yaşandığı bir yer olarak, bilgi ve sevgiyi hayat felsefesi seçenlerin yaşadığı bir coğrafya. Datça’ya otomobilsiz gezmek olası değil çünkü yarımadanın güzelliğini görebilmek için koy koy, ya da yerel deyişle bük bük, dolaşıp Knidos’a kadar gitmek gerekiyor. ılçe merkezinde ya da Marmaris yolundaki sitelerde kalıp geri dönenlerin “Datça’yı gördüm,” demeleri gerçekçi değil. Coğrafyanın ruhundan anlayan yeni Mercedes-Benz M-Serisi araçlar, her koşula uyumlu dört tekerlekten çekiş sistemi 4MATIC’e de sahip olduklarından böyle bir yolculuk için çok uygun.

Yazı ve fotoğraflar: Akgün Akova

Akgün Akova’nın M-Serisi ile Datça yolculuğunun devamını okumak için mblog! sayfamızı takip edin!


modelleryaşam
  • SON EKLENENLER